Affı olmayan bir gezegende kayda değer bir yer edinebilmek için kendince anlamlı bir takım çabalar gösterir, o kutsal yere ulaşmak için çırpınır durursun. O çırpınışları içeren sıradan bir gün şu şekilde gelişir: Son yıllardaki “enerji tasarrufu” hamleleriyle güneşten bile önce uyanır, dünyanın en bayat poğaçalarından biriyle kucaklarsın günü. Sonra hemen işe koyulur, yıllık büyüme hedefini yakalamak isteyen -ve sana adandığı için aidiyet duygusuyla çalışmaktan zevk aldığın- markana klavyene yansıttığın hayal gücünle eşsiz katkılar yaparsın. Tabii bu arada öğle yemeğini çabucak geçiştirmen gerekir; ayrıca mesaiye kalmazsan darılırım bak! Günün sonunda, üretkenliğini başka alanlara yönlendirmemiş olmanın hayıflanmalarını biraz da markanın ölçeği sayesinde kazandığın meyveli sebzeli – kedili köpekli ödüllerle bastırırsın.

Buraya kadar her şey normal çünkü bütün bu düş kırıklıkları, reklam ajansını Disneyland zanneden; gerçekteyse bir ticarethanenin duvarlarına toslayan tüm çaylakların buluşma noktası. Aynı çaylakların bir diğer buluşma noktasıysa nostaljik yan etkiler yüzünden olumsuzlukları sürekli unutulan okul yılları… Henüz bir reklamcı değilsindir, çünkü daha üniversiteyi bile kazanmamışsındır. Canla başla çalışır, bir yıl sonra evinde vereceğin partileri düşlersin. Tabii paralel evren boş durur mu? O da bir yandan örüyordur ağlarını: Sen bir deneme daha çözme uğruna uykundan feragat ederken, hiç gitmediğin bir şehirdeki hiç tanımadığın bir takım insanların uykuları da banka hesaplarını dolduracak yeni fikirler yüzünden kaçıyordur.

Reklamcılık sektörü dijital keşifler peşindeyken bahsi geçen bu bir takım insanlar, bu sektörde çalışacak kimseleri yetiştirme misyonuyla kurdukları reklamcılık bölümüyle ücra bir fakültenin bir köşesine yerleşiverirler. İşte bu bir takım insanlarla, limitlerini zorlayıp sıradan bir puan aldıktan sonra, biraz yılda bir kez göreceğin eniştenin ailen önünde yapacağı patavatsızlıklardan çekindiğin, biraz da evde oturup koca bekleyen durumuna düşmemek için ve muhtemelen yeniden hazırlanacak cesareti kendinde bulamadığından “aa burada böyle bir bölüm varmış” dediğin anda kesişir yolların.

Geri dönüşü olmayan bir yolda yeni hedefler belirlemekle uğraşırken okuldan beklentin de kendinden beklediklerin gibi fazladır… Ah genç dostum, çok toysun! Zamanla görürsün ki her gün gelip gittiğin yer aslında bir okul değildir. Çünkü okul, temel bir düşünce sistemi etrafında ve karşısında birleşen bilim insanlarından ve bu düşüncelerle yetiştirilecek öğrencilerden oluşur. Bu bilim insanları, birbirlerine üstünlük sağlama motivasyonuyla tezler ve antitezler üretir; sonunda kazanan yine bilim ve öğrenciler olacaktır – öğrencisi fikrini söylediğinde sinirlenen prosedür gereği profesör olanlar veya kendisi bilmediği için öğrencisini yeni bir araştırma yöntemiyle çalışmaktan alıkoyanlar değil! İşte bu yüzden sen, bir okulda değil bir devlet kurumunda eğitim alıyorsundur.

Buna da razı olur önüne bakarsın… Ama baktığın yerdeki kopyala yapıştır sunumlar hiç de üzerinde mesai harcanmış gibi değildir. Üstelik dersin hocası saat 9’a koyduğu derse 10.30’da geldiği için sıradan devlet okulunun tahta sıralarında biraz popon ağrımıştır. Bu sırada hocanın tek derdi, birazdan bin bir dedikoduyu meze yapacağı brunch’ına yetişmektir! Hiçbir şey öğrenmediğini hissettikçe boşa giden zamana, beklenti içindeki ailenin yatırımlarına ve en çok da gelecekteki kendine üzülürsün.

Atlatırız der önüne bakarsın… Ertesi gün okula gittiğinde derse on dakika kala hocanın gelmeyeceğini öğrenirsin. Çünkü işi çıkmıştır. Birdenbire dünkü duygularında ne kadar haklı olduğunu, bir akademisyenin neden sürekli ders günü işi çıkar diye düşünürken anlarsın. Ağzından çıkan laflarla hayatını şekillendirebilecek hocan ise hiç oralı değildir.

Bir sonraki yıl değişir der önüne bakarsın… Değişmez! Birbirine benzeyen hocalardan birbirine benzeyen dersler alırsın. Bu dersler arasında söylenmesi yasak bazı kelimeler vardır: Ekonomi, e-ticaret, dijital, SEO… Tüm bu çağdaş reklamcılık kavramlarından uzak – formaliteden bir eğitim alırsın. Mezun olduğundaysa sanki okumuş da okumamış gibi hissedersin. Sen bu hisleri yaşarken 18 yaşında bir genç, aynı hayallerle bavulunu hazırlıyordur. Hiçbir denetime tabi olmayan bölümün hocaları da bir sahil kasabasında içtikleri pahalı şarabın ücretini bu genç gibi yüzlercesinin gelip geçerek şişirdiği hesaplarından çektiriyordur…

Not: Bu yazı, üniversite tercihi aşamasındayken Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Bölümü’nü “yazsam mı acaba” diye düşünen pırıl pırıl gençlere internetin çıkmaz sokaklarından birinde rastlamak üzere kaleme alınmıştır.

Yazar: Enes Seçilmiş

Leave a Reply

4 comments

  1. Meseleyi güzel özetlemişsiniz Enes Bey. Üniversite sistemi oldukça bağnaz ne yazık ki. Ancak çoğu şey birbiriyle bağlantılı. Neredeyse tüm eğitim sistemi koktuğu için üniversiteler de bundan nasibini alıyor.

  2. Kadir

    Aynı şekilde Kocaeli Reklamcılığı da bu yazının altına ekleyebiliriz. 🙁

  3. Faruk Erikçioğlu

    Kaba olmak istemem ama bana biraz şımarık bir tavır gibi geldi. Başka bir üniversitede başka bir bölümü okuyup farklı bir iş yapsaydınız da farklı olumsuzluklar ve zorluklar yaşayacaktınız. Neticede bu hayatta var olabilmek için bir şekilde sürekli mücadele içinde olmak gerekiyor. Okuduğunuz üniversiteyi ya da çalıştığınız sektörü suçlamak yerine kendi beklentilerinizi sorgulayabilir, bazı şeyleri elde etmeyi beklemek yerine daha fazla çaba gösterebilirsiniz. Bu sayede daha mutlu olabileceğinizi düşünüyorum. Yine de herkesin aklı kendine tabi…

  4. Sektör de kokuşmuş üniversiteler de. Bu bölümü düşünen arkadaşlara her daim mani olmaya çalıştım ve hala çalışıyorum. Yapmayın, etmeyin. Bu sektördekilerin çoğu bırakın reklamcılığı ilef mezunu bile değil. Bu sektörde herhangi bir örgütlenme yada birliktelik olmadığından kanunsuzlar kasabasıdır aslında. Her önüne gelen sektöre girebilir, her önüne gelen ajans açabilir. Liyakat falan da hikaye. Ağzı iyi laf yapan, kendini en iyi biçimde satan kişi iş bilmese bile ihya olur. O yüzden bu işe hevesli kişilere bunu anlatırım ve “ya vazgeçin yada çok istiyorsanız da ilef falan okumayın gidin güzel sanatlar yada işletme okuyup gelin. Okurken de muhakkak ajanslarda staj yapın. Reklamcılık veya ilef okuyarak kendinizi kandırmayın” diye eklerim.