Evet sevgili arkadaşlar. Öncelikle dün için sizden özür dilerim. Yapamadım işte. Twitter’da flood yani zincir yoluyla bir şey anlatmak isterken parmaklarım alev aldı ve bismillah diyerek attım telefonu elimden.

Yazarı Twitter’da:

Çayınız çekirdeğiniz hazırsa başlıyorum anlatmaya.

”Her şey o büyük ışıkla başladı. Babam genç yaşta bizi terk edip gitmişti, kardeşim Lucky… Lucky’nin hiçbir suçu yoktu.” -Maslak, Yıl: Bilmem Kaç

Chevrolet ile Bizim Ajansın Flört Ettiği Yıllara Dönüş

Bundan tahmini üj bej sene önceydi ya da önceleriydi arkadaşlar. O zamanlar da aynı bu şekilde Ş’leri telaffuz edemediğim yıllardı. Zannediyordum ki reklamcılık denen şey 2 şişe Tuborg’tan ibaretti. Ajansın içinde hamam tası da gümüşten diye akıp yeni gelen müştemlere salçalandığımız o kadim zamanlardan bahsediyorum. Semerinden boşanan bir at yavrusu gibi o departman senin bu departman benim kıvrılıyordum anlayacağınız. Yaş desen 21 ya da 22. Bi biraya Cumaları parendeler atıyor, gelen brief’leri göğsümde istop edip hippi yazarlara paslıyor, balıkçı gömleğiyle içinde ne idüğü belirsiz salatasına yumulmuş genç art dayrektırları trollüyor, sıtratecik pilenırlarla takılıyor, ajans başkanın kapısının altından Das Kapital atıyor, sigara molalarında millete ”beyler bakın hepimiz yanlış yapıyoruz” vaazları çekiyor ve her sabah ajansa yürek yiyerek gidiyordum.

O aralar İhsan Eliaçık’la da bir şekilde iletişim kurmanın yollarını aramıyor değildim hani. Anti-Kapitalist Reklamcılar hareketini başlatmam an meselesiydi. (of dı rikord bilgi)

Fakat benim bu kadar saçma sapan işle uğraşmamın bir sebebi vardı elbet. Bu sebep işlerin mükemmel şekilde kesat olmasıydı. En son aldığımız brief’i çerçeveletip odasına asan kreatif direktörümüzü hala unutamam. Şaka bir yana uzun bir süredir müşterilerden brief gelmiyordu ve zorlamanın da pek bi manası yoktu. Açar Das Kapital’imizi okur, brief gelirse de ”Bir deterjandan daha fazlası” başlığımızı atar geçerdik sonuçta, kafamız rahattı. Zaten hepimizin çekmecesinde; götü sıkışan reklam yazarının gizli formülü adlı bir kutsal kitap vardı. Gelen marka ve ürün ne olursa olsun atılacak bir klişe başlık her zaman elimizin altındaydı. Banka gelirse; Bir Bankadan Daha Fazlası, Araba gelirse; Bir arabadan daha fazlası. İşte her şey bu kadar basitti.

ARABA GELDİ!

Bizim ajansın uzun mu uzun bir koridoru vardı. Muhtemelen 80 metre falan. Abartmayı çok seven biz reklamcılar için orası hep 100 metreydi. Günlerden bir gün, ajansın ana giriş kapısına olan mesafemin 50 ya da 60 metre olduğu bi noktada, yani ajansın neredeyse diğer ucunda, aksiyon merkezine ebesinin nikahı kadar uzağım ki aksiyonlarımız hep giriş kapısında olurdu bizim, bir takım garip giyimli insan grubu belirdi karşımda. Yaklaşık 6 tane siyah ve beyaz elbiseli kişi. İrili ufaklı, kadınlı erkekli, 23-45 yaş aralığında bir topluluk.

”PARFÜM KOKUSU, IŞIKTAN DAHA HIZLIDIR.”

Bu iyi giyimli, erkekleri traşlı, kadınları topuklu olan insanların resepsiyonun önünde belirmesiyle ortalığın karışması bir anda oldu. Ulan kimdi bunlar, neciydi, niye gelmişlerdi derken burnuma gelen 6 farklı markanın parfüm kokusu bana inceden bir ipuçu vermişti aslında. Müşteri! Ancak o kapıdan bir müşteri girdiğinde tüm ajans esas duruşa geçer ve ancak o müşteri ”yeni müşteri adayıysa” bizim ajans başkanı odasından çıkar ve bize gül cemalini gösterirdi.

Evet, bu gelenler kesinlikle yeni müşteri adayımızdı ve ajans başkanımızın attığı o efsane depar bunu ispatlar nitelikteydi. Prada’larıyla attığı o müthiş depardan sonra halıflekslerin alev almasına sebep olan ajans başkanımız müşteri grubunu karşılayarak kitleyi kutsal bölgeye doğru ustaca çekti. Keratanın işi buydu, bunu da iyi yapardı.

KREATİF DİREKTÖRÜN ŞİİR DİNLETİSİ

Ajans başkanımız kısaca ajansın tarihçesini, aldığı aslanları ve kaplanları, elmasları ve kristalleri anlatırken adeta ortama uhrevi bir ışık dolmuştu. Sanki saat 18.00’den öğlene doğru geri gidiyor ve güneş battığı plazaların arkasından geri doğuyordu. Öpüşmeler, gülüşmeler, elleşmeler, ödüllerin takdimi, kreatif direktörün şiir dinletisi, group head’lerin pandomim gösterileri derken bunlar toplantı odasına geçtiler.

Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi ve sorunsuzdu.

*Bundan sonra kullandığım di’li geçmiş zamanı bırakıyor ve şimdiki zamana geçiyorum arkadaşlar 😉

Geçtiler geçmesine de ulan tam karşıdan biri bana sesleniyor ama bir türlü ayıkamıyorum nedense. O aralar Allah affetsin Cumaları piiiz günümüz ve Tuborg’lar midemde nasıl çalkalanıyor size anlatamam.

Allah Allah kim la bu yürüyen göbek, töbe bismillah derken bana el kol eden kişinin bizim ajans başkanı olduğunu anlamamla yanına ışınlanmam 1.2 sn’mi almadı. Mesafe 100 m 🙂
”Gel oğlum” dedi sen de gir toplantıya feyz alırsın.

Baba durur mu? Durmaz. Girdim bizim müştem’in yanına çöktüm, kendimi kreatif direktöre; bu da bizim genç yeteneklerimizden diye takdim de ettirdim. Oh mis. Bir kuruluşum var masaya akıllara zarar. Diyorum ya ajans batsa şu kadarcık da umrumda değil, benim kafa hala İhsan Eliaçık’ta falan filan.

Çayımı kekimi önüme aldım ve mevzuya kilitlendim arkadaşlar.

Mevzu; Şevrole denen şirketin içler acısı durumu. Tr’de tutunamıyoruz diye ağlıyorlar. Bençmarklar, cirolar, insaytlar, d sınıfları, a segmentleri, 1.3’ler, 1.6’lar, dizeller, otomatikler, rakamlar falan havada uçuşuyor. 20 dakikada otomotiv sektörü gurusu olduk hepimiz.

Biri susuyor biri başlıyor. İnanılmaz şekilde iyi çalışmışlar derslerine. Belli ki aynı sunumu gün çinde bizden önce en az 3 ajansa daha yapmışlar. Yer mi lan Anadolu çocuğu? Neyse devam…

Bunların direktörü; ”durum bu, ya batacağız ya patlatacağız” diyerek yarı ağlamaklı bir şekilde sözü bize verdi ve aynı gereksizlikleri sırasıyla bizimkiler de anlattı. Şu tarihte şunlar tarafından kurulduk, New York ofisimiz şunları yaparken Berlin ofisimiz şunları yaptı, -bir Allah’ın kulu da ulan İstanbul ne yaptı demiyor tabii- ajans başkanından başlayarak sırasıyla kreatif direktör, ekount dayrektır, pilening dayrektır falan hepsini dinledik ve herkes bi güzel ambale oldu.

O saatten sonra zaten kimsenin bir şey düşünecek hali kalmadığı için herkes birbirine bakıyor doğal olarak. Klimanın kendine hayrı olmadığı içinde tüm oda mis gibi insan kokuyor. Bakın insan kokuyor diyorum, insan!

50 dakikanın özeti: Masaya akan beyinler, egolar, sahte cv’ler, gülünmeyen espriler, sahte gülüşler, hırslar ve kıskançlıklar.

O ESNADA ”BEN”

Halbuki sorun belli aq! Herifler araba satamıyor. Ama yok, ritüel gerçekleşmeli. Araba yemin ederim ki benden başka kimsenin umrunda değil. Herkes fikrini beyan ediyor, planlama tarafı araştıralım diyor, müştem yeni toplantıyı set etmek için kırk takla atıyor, başkan o esnada içinden aylık fee’yi hesaplıyor ve ben, ben ise yalan yok, yaşça bana yakın hissettiğim karşımdaki kızı kesiyorum. Kesin Boğaziçi mezunu, hatta kesin junior’dır falan hesapları yapıyorum. Böyle güzel bir kızı neden ilkokul müsameresindeymiş gibi giydirdiklerini düşünüyor ve onun adına üzülüyorum. Elinde defter, garibim kafayı kaldıramıyor ki not almaktan bi bana baksın, bi göz kırpsın gerdan kırsın! Bi baksa, dışarı işareti yapıp ajansı gezdirme bahanesiyle kurtaracağım ikimizi de lakin başaradım, şekilden şekile girdim. Bakmadı. 🙁

ŞOV BAŞLIYOR!

O an bi şey oldu arkadaşlar. İnanın tam hatırlamıyorum, ben Boğaziçili kızla uğraşırken bizden miiiii onlardan mııııı biri, ”bi de gençlere danışalım” diye bi şey attı ortaya.

Ulan at ağızlı! 50 dakika geçmiş danışmamışsın, milletin beyni yanmış, şimdi neyi danışacaksın değil mi? Şerefsiz, kesin gördü benim o son browniyi de gömdüğümü ona içerledi o ama iş işten geçmişti. Herkes bana dönmüş ağzımdakini yutmamı bekliyor, bense ağzımda 3 tane browniyi daha hızlı yutabilmek için kreatif direktörün önündeki suya uzanmaya çalışıyorum.

Net 30 saniyelik bir sessizliğin içinde gırtlağımdan mideme indirmeye çalıştığım o ıslak keklerin şap şup sesleri. Hayal edin o sesi.

Neyse ben ağzımdakileri güç bela yutup adettendir diyerek kendimi tekrar tanıtıp söze başladım. Geğirmemek için ise zor tutuyorum kendimi bu kısmı hiç anlatamayacağım, çünkü Boğaziçili kız da o aralar bana bakıyor.

İlk sözüm; ”belki bana kızanlar olabilir ama maalesef ben bu odadaki kimseye katılmıyorum. Sebebi ise buradaki herkesin, siz dahil, -Şevrole ekibini işaret ediyorum- kendini içinde yaşadığı toplumun kültüründen, dilinden, dininden soyutlamış olması.”

Bakın çok enterasan, karşımdaki herifin en az benim ömrüm kadar tecrübesi var. Bir de beyazdan kırmızıya inanılmaz hızla dönen bi teni.

Erkan Can’ın Gemi filmindeki o ünlü repliğini hatırlayın: (sansür) “S..kerler olum hepimizi s..erler!”

Evet bu sözü, oğlum lütfen sus kıvamında yalvaran gözlerle bana bakan kıdemli yazarın gözlerinde okudum.

O an, kendi konuştuktan sonra kimseyi dinlemeyen ajans başkanının, telefonu sessizce masaya bırakıp kafasını çok hafif bi şekilde bana çevirmesi durumun ne denli ciddi olduğu anlatıyordur herhalde.

ALLAHU AKBAAAAR!

Evet, tam da bu ses ve bu sesten sonra militanların okuduğu o Arapça dua. Toplantıya girmeden önce, youtube’dan böyle saçmalıklar izliyordum ki o anda kafamın içinde ALLAHU AKBAAAAAR sesleri yankılanır oldu ve o an geri dönüş olmadığını anladım.

Nasıl yani dedi, karşı taraftan alımlı bir kadın sesi. Biraz daha açabilir misin?

Böyle toplantılarda biraz daha açabilir misin sorusunun meali; ”hass..tir ordan lan, uzatma kısa kestir” ama serde yiğitlik var ya aq, tabii ki seve seve açarım diyerek devam ettim sözlerime.

O anlarda kreatif direktörümüz, pilening dayrektırımız ve ajans başkanımız ölüm fermanımı çoktan vermişti. Sadece bana uygulayacakları şiddetin yerini ve şeklini düşünüyorlardı bence.

Her neyse;

ÖLÜM GİBİ BİR ŞEY OLDU AMA KİMSE ÖLMEDİ!

Şimdi artık bir şeyleri açmam gerekiyordu ve benim aklıma o an telefon açmak geldi. Hazır karşımdaki kadın da aç demişken ve toplantı salonunda AÇ! AÇ! AÇ! sesleri yankılanıyorken; tabii ki açarım diyerek ayağa kalktım ve elimi cebime attım.

O esnada sinirleri gerilmekten kopmaya seviyesine gelen toplantı cemaatini bir gülme tuttu. Dur diyen mi dersiniz, canım otur sakin ol mu diyen dersiniz benle dalga geçenlerin neşelerini size tasvir edemem.

O DA GÜLÜYOR!

İşte o an gerçekten sinirlendim ve ciddileşme vaktinin geldiğini anladım arkadaşlar. 1 saattir suratıma bakmayan muhtemelen asgari ücretten azıcık fazla aldığı maaşla kendini Boyner’e atmış ve kendine müsamere kıyafetleri almış o Boğaziçili kız, 32 dişini göstererek kakır kakır gülüyordu bana.

Elimi cebimden çıkardım ve telefonumun tuş kilidini açtım. (Odadaki tek Nokia marka telefon kullanan kişi olarak gururla hem de!)

Karşı grubun lideri olan herife döndüm ve dedim ki: Bana C segmentinizde yer alan (kısaca alt-orta sınıf aile otomobili) arabanızın fiyatını söyleyin lütfen?

34.000 TL dedi. Hiç unutmuyorum o zamanlar bir Şevrole Kruz almak için 34 bin TL ödemeniz gerekiyordu.

ŞOV BAŞLADI!

Yalnızca cebinde 34.000 TL’si olan ve bahsettiğiniz otomobili alabilecek güce sahip, aynı segmentte farklı bir arabaya binen bir tanıdığımı arayacağım dedim. Birinci vitesten ikinci vitese geçen bir taksici edasıyla telefonumu hoparlöre aldım ve kendimi gerçeğin kollarına bıraktım. It’s Hands Free Yu Mada Faka! (diyemedim tabii.)

”SİZİ HEDEF KİTLENİZLE BAŞ BAŞA BIRAKIYORUM”

Aradığım ilk kişi dayımdı. Dayım o zamanlar Renault Megane’a biniyordu ve cebinde 34.000 TL’si vardı. Altındaki araba da üç aşağı beş yukarı aynı paraydı ve dayım alo dedi.

Derken ben: ”sizi hedef kitlenizle baş başa bırakıyorum” diyerek bombanın pimini çektim ve konuşmaya başladım.

Ben: Dayıcığım nasılsın?

Dayım: Oooo, lan sesini duyan cennetlik oğlum yaşıyor musun sen? (reklamcılık böyledir, sizi sevdiklerinizden koparmak için elinden geleni yapar.)

B: Dayı sana bir soru soracağım, bana cevap vermezsen muhtemelen öleceğim! (odadakilerin gülüşmesi, dayımın ciddileşmesi…)

D: Oğlum noldu, hayırdır inşallah?

B: Heyecanlanma dayı. Arabandan memnun musun diye soracaktım. Sadece evet veya hayır cevapları istiyorum. Anlaştık mı?

D: Allah allaaaah! Tamam hadi meraklandırma! Evet memnunum?

B: Arabanı değiştirmeyi düşünür müsün?

D: Evet neden olmasın?

B: Arabanı satmadan yeni bir araba alacak paran var mı?

D: Oğlum para mı lazım açık konuşsana?

B: Yok dayıcığım sen sadece evet ya da hayır de.

D: Evet!

B: Chevrolet diye bir araba markasından haberdar mısın?

D: Evet?

B: Peki sana çok güzel bir teklifle gelseler Chevrolet alır mısın? Fiyatı 34.000 TL? Bütün özellikleri de Megane’dan daha iyi?

D: Hayır!

B: Neden almazsın?

D: Oğlum işareti haç şeklinde olan araba değil miydi o? (toplantı odasında homurdanmalar başlıyor…)

B: Yani biraz andırıyor evet.

D: Lan ne andırması, o arabanın içinde ölsek yatacak yerimiz yok. Töbe estg.!

B: Tamam dayıcığım çok sağol, seni seviyorum, döneceğim ben sana! (dıt dıt dıt dıt…)

Aynı şekilde bizim mahallede bir internet kafe işleten Yusuf Ağbiyi ve o zamanlar LCW’de mağaza müdürlüğü yapan eniştemi de arayarak aynı soruları sordum.

Bu 3 kişinin de özelliği; inançlı ve muhafazakar insanlar olmaları ve hayatlarındaki tüm detayları buna göre şekillendirmeleri. (Sanki Reno Megan müslüman arabası, ah canım dayım benim…)

Yani ufak bir Türkiye örneklemi. Genelleme yapmaya çok müsait, tartışmaya kapalı. O zamanlar da kimin iktidarda olduğunu biliyorsunuz zaten, onlar yani dayımlar ve dayım gibiler.

Velhasıl sözlerime,

Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı bırakmalıyız diyerek devam ettim ve toplantı odasından nazikçe fotokopi çekmeye gönderilerek uzaklaştırıldım. Toplantı zaten o an bitmişti. Benim ise hala söylecek çok sözüm, anlatacak çok fikrim ve harcayacak çok enerjim vardı.

Bundan sonra yaşananları madde madde anlatacağım;

  • Ben ajansın referanslarının olduğu pdf’ten birer kopya almaya gittim.
  • Döndüğümde herkes ajansın çıkış kapısında bir şeyler konuşuyordu.
  • Bu sefer kimse ne gülüyor, ne sarılıyor ne de öpüşüyordu. Şiir dinletisi de yoktu.
  • Bir ay boyunca hiçbir toplantıya alınmadım.
  • Bir buçuk ay sonra stajdan kendi isteğimle ayrılarak farklı bir ajansa yelken açtım.
  • 3 ay sonra Şevrole’nin bıraktığım ajansla anlaştığını öğrendim.
  • Yine o aralar, benim nerede olduğumu merak eden müşterinin(Şevrole) niye ayrıldığımı sorması…. Evet paha biçilemez 😉
  • 6 ay sonra saçma sapan bir kampanyayla Cruze’u tanıttılar.
  • 1 yıl sonra, içerdeki kankalardan aldığım haberlerle Şevrole’de işlerin iyi gitmediğini öğrendim.
  • (kanser hızla yayılıyordu.)
  • Yine 2 yıl sonra Şevrole hem ajansla yollarını ayırdı hem de Türkiye’den çekilme kararı aldığını ajansa bildirdi. Resmi karar bundan daha sonra açıklanmıştı galiba. Aylar sonra, gazetelerde okumuştum.
  • 2 yıl sonra, aynı ajanstan üstü kapalı bir ‘tekrar gel’ çağrısı aldım.
  • Gitmedim 🙂
  • Şevrole Türkiye’den çekildi ve tüm operasyonlarını Opel’e devretti.
  • Dayım hala bir Şevrole düşmanı.
  • İnternet Kafeci Yusuf Ağbi çok ilginçtir bir Şevrole aldı çünkü markanın ülkeden çekilmesiyle fiyatları inanılmaz düşen Şevroleler yok pahasına satılıyordu.
  • Yusuf Ağbi, arabanın önündeki, arkasındaki ve direksiyonundaki Şevrole logolarını söküp arabayı bu şekilde kullandı.
  • Bizim enişte hala Jetta’ya biniyor.
  • O zaman beni fotokopi almaya gönderen kreatif direktör, 2 yılda 3 ajans değiştirdi. Şu an ne yapıyor bilmiyorum.
  • Bana gülen kıdemli reklam yazarı, bavulunu toplayıp BTL işlere bakan bir ajansa döndü.
  • Ben mi? Beni boşverin, burada hala yazıyorum işte.

O zamanlar 22 yaşındaydım. Evet fevriydim, hızlıydım ve bilgisizdim ama kesinlikle salak değildim. O toplantıdan sonra, gözlerim nemli bir şekilde Cevahir AVM’nin otoparkına gidip -o zamanlar Gülbağ’da oturuyordum- aynı segmentte arabaya binen tam 30 kişiyle konuştum. Bu benim tam 1 günümü aldı. Ne bir eksik ne bir fazla. Tam 30 kişi. Şu an GS Üni’de dersler veren çok değerli bi hocanın bana verdiği; ”9 ya da 12 kişiden aldığın içgörüyü genellemende bir beis yoktur” bilgisine rağmen ben o hırsla gidip 30 kişiyle konuştum.

Hiç abartmadan söylüyorum C sınıfı bi arabaya binen o 30 kişiden 20’si logo yüzünden binmem demişti. Kalan 10 kişiyi de markanın ikna etmesi için kırk takla atması gerekiyordu. Bu 10 kişi logoya takılmayan, sadık tüketicilerdi. Kimi Toyotacı kimi Almancı işte.

Evet arkadaşlar,

O gün bu gündür hiç pişmanlık yaşamadım. Onlar gençlere danışmak istedi ve ben de gereken cevabı verdim.

Ha o zamanlar kredi borcum falan yoktu. Şu an var.

O zamanlar hayatımda kimse yoktu ve tek tabancaydım. Şu an evlilik planları yapıyorum.

O zamanlar fevriydim şimdi sakin.

Fakat yine olsun yine ayağa kalkar yine elimi cebime atar ve o telefonu çıkarırım.

Bu yüzden hiç kaybetmedim ve hep yukarıya doğru ilerledim.

Siz siz olun, inandığınız şeylerden ve doğrularınızdan şaşmayın.

Size gülüyorlarsa siz de gülün.

Onlar konuşuyorsa siz de konuşun.

Ve sakın unutmayın;

Onlar gider, siz kalırsınız.

Sevgiler.

(O Nokia telefonu ise hala saklarım. Arada bir açar, dayımı arar goygoy yaparım. Ben de böyle bi psikopatım.)

*20 binden fazla insan yanılıyor olamaz, gönül rahatlığıyla takip edebilirsiniz efendim:

Leave a Reply

9 comments

  1. merve

    ahsduıhasu son zamanlardaki en iyi yazı <3

  2. Bir toplantida Jr.’ler bu kadar cok konusmaz diyen patronum, bir ay sonra bir turk – amerikan dotcom sirketi beni cagirdiginda agzini acmamis gitmesen iyiydin demisti. Ben hala 22 yasinda degilim ama dedigin gibi abi, salakta degilmisim 🙂

  3. metinalifeyyaz

    Abi sen herkimsen yemin ediyorum agzim acik okudum salyalar akti klavyeye pizza soylemistik pizza sogdu tas oldu uc kere okudum sen cok yasa. Devami olsun lutfen.

  4. O Nokia’nın modeli 8800 Silver Edition idi ve çoğu adamdan daha kaliteydi. 😉

    Yorumlar ve gelen özel mesajlar için teşekkür ederim herkese. Bana yazma azmi veriyor. Jiletleri hazır da tutun siz, yenisi elbet gelecek.

    Sevgiler.

  5. Hep derdim Chevrolet farklı logo kullanmış olsa satış rekorları kırardı diye hiç de yalnız değilmişim 🙂

  6. Ne düşündüm biliyor musun? Bu deneyimleri gençlerle paylaşmanın ne kadar önemli olduğunu. Acaba sektörden böyle önemli, fırlama, kafa açıcı, durum sorgulayıcı deneyimleri toplayıp kitaplaştırsak mı? Hatta her deneyimi bir iki reklamcı gurusuna okutup sonra da onlardan aldığımız feedback’leri de kitaba eklesek mi? Ne dersin? Sevgiler:))

  7. Yorum için teşekkür ederim Serpil Hocam. Öneriniz kulağa çok hoş ve mantıklı geliyor. Anıların içinden; şunlar gençlerin kafasını açar, şunlar kıssadan hisse verir diye bir eleme yapıp güzel bir kitap yazılabilir aslında ki sadece seçtiklerimiz bile minimum 200 sayfayı devirir. Sevgili gurularımızın da görüşleriyle ortaya iyi bir kitap çıkarırız diye düşünüyorum 🙂

    Ps: Mediacat yayınlarından çıkmasın bu kitap. 😉