Yazarı Twitter’da:

(Bu yazıyı okumak yaklaşık olarak 6 dakikanızı alacaktır.)

Yazarı Twitter’da:

Hemen konuya giriyorum,

Öncelikle Hasbro’nun yaptığı rezalet işi izlemenizi rica edeceğim sizden, izleyenler vakit kaybetmeden Playstation işine geçebilir;

Akabinde ise Playstation tarafından oldukça ses getiren, ‘Stay at Home (Evde Kal)’ stratejisinin bir ürünü olan ve 1998’de yayınlanan şu filmi izlemenizi rica edeceğim;

Buraya kadar bile aslında birçok şeyi fark ediyorsunuz değil mi? Herhangi bir küfür etmeme gerek yok, hakarete gerek yok. Gayet açık ve net. 1998 yılında yapılan bir iş ve o işe nedense çooook benzeyen başka bir iş 2016’da tekrar karşımızda. Bir reklamcının, Playstation’ın bu filmini bilmeme, görmeme, gözünden kaçırma şansı yok arkadaşlar. Tesadüf, rastlantı, pişti gibi ipsiz sapsız savunmaları kabul etmiyoruz o yüzden. Sen bu sektörde kreatif direktör unvanıyla çalışacaksın ve dünyaca ünlü Playstation işinden bihaber olacaksın öyle mi? Kargalar güler…

İşin orijinallik boyutunu bu noktada bir kenara bırakıyorum çünkü inanın şaşırmadım. Çünkü ajans kurucularının geçmişleri benim kafamda oldukça somut şeyler canlandırıyor zaten.

Hasbro reklamı neden yayından kaldırıldı? Neden rezil bir iş?

Hasbro doğru bir hareket yaparak çok kısa bir süre içinde reklamı resmi hesaplarından kaldırıp ‘özür dileyen’ bir açıklama paylaştı. Başlatılan imza kampanyasına ve sosyal medyadaki yoğun tepkilere dayanamayan Hasbro’ya bizim sorumuz şu: Bu zamana  kadar aklınız neredeydi?

hasbro-reklam

Kendini reklamcı veya reklam yaratıcısı olarak nitelendiren üç beş çığırtkanın sunduğu şu rezil işe onayı hangi mantıkla verdiniz sevgili Hasbro yöneticileri? Size bu işi nasıl rasyonelize ettiler de siz de bunun için bütçe ayırıp tonla para döktünüz bu saçmalığa?

Linkedin üzerinden, Hasbro markasında çalışan Marka Müdürlerinin ve Pazarlama Yöneticilerinin profillerini inceledim. Çoğu en az 2 dil bilen, ik’cıların ağzının suyunu akıtan o meşhur okullardan mezun, yüksek lisanslarını tamamlamış temiz yüzlü insanlar. O kadar belli ki temizlikleri, masanın karşısında oturan sinsi zekalarla aşık atamayacakları çok belli. Gerçi hiçbirinin herhangi bir ajans tecrübesi de yokmuş bu arada.

Bir ajansın en sevdiği şey, iş yaptığı markada çalışan kişilerin ajans tecrübesi olmamasıdır. Çünkü yatak odası sırlarını bilmeyen kişileri kandırmak çok daha kolay, kıymetsiz fikirleri satmak çok daha basittir. Bakın an itibariyle kurumsal tarafta çalışan bir pazarlama profesyoneli olarak fark ettiğim acı bir gerçek var: Hangi ajansla toplantı yapsam, ”ya ben de vakti zamanında şu ajanslarda çalıştım” dediğim anda oturuşları değişiyor, renkleri atıyor karşımdakilerin. Bunu çoğu zaman yaşıyorum. Elbette, işini hakkıyla yapan ajans ve reklamcıları ayrı tutuyorum bu tespitimden. Benim sözüm diğerlerine. Bu parantezi açtığım andan itibaren uçarı kaçarı cümlelerin yerini, ”siz de çok iyi bilirsiniz ki / ya ajans tarafı da böyledir işte / bizim sektörü tanıyorsunuz zaten” gibi temkinli cümleler alıyor.

Şaka gibi masfşlakgşakfgşasfkgasi 😀

Her neyse, önüne gelenin ‘tam hizmet reklam ajansı’ kurup aşk ve sevgiyle yaratıcılığı harmanladığını iddia etttiği şu ülkede; Tecavüzcü Coşkun’u reklam filminde oynatıp ”sizi çok pis si..*erler, geçirirler” demek nasıl bir yaratıcılıktır soruyorum sizlere? Namusuyla para kazanan bir vestiyer, alın teriyle işini yapan bir garson olamaz mı? Reklamı beğenenlerin en büyük savunması: Gerçekleri ortaya koymuşlar ne var bunda şeklinde oluyor. Yahu gerçekleri ortaya koymanın binbir türlü yolu vardır bre gafil! Dikkate bile almıyorum bu yorumları.

Ortaokul ve lise yıllarımda komilikten tutun da belboyluk ve garsonluğa kadar envai çeşit işte çalıştım. Çok mu fakirdik? Hayır. Karnım mı açtı? Hayır. Sebebi neydi peki? Bileğinin hakkıyla kendi paramı kazanabilmenin verdiği o haz. O hazzı herkes bilmez arkadaşlar. Sabah 9’da mekanı açıp gece 2’ye kadar oturmadan çalıştığım günleri bilirim. Eve geldiğimde dizlerim titrer, ayaklarımın su toplayan tabanları patlar ve sabah 9’da tekrar kalkacağımı bildiğim için tüm bu ağrı ve sızıyla bir an önce uyumaya çalışırdım. Tekrar ediyorum, tüm bunları mecbur olduğum için değil babamdan para istemiyor olmanın verdiği o tarifsiz keyif için yapardım. Hatta ara sıra babama, ”cüzdanın boşsa fulleyelim” şakaları yapmayı da ihmal etmezdim.

Bugün baktığımda, iyi ki de çalışmışım diyorum. İyi ki milletin pis bardaklarını masalardan toplamış, iyi ki yavşak yavşak gülümseyerek ‘canım şu çantaları odama bırak’ deyip plaja koşan insanların çantalarını odalarına taşımışım. Bunların bana kazandırdığı şeyleri muhtemelen ne Hasbro’nun yöneticileri bilir ne de kendilerine reklamcı diyen o reklamcı müsveddeleri…

Emeğin, alın terinin değerini bilmeyen; hayatında gerçekten zor şartlarda çalışmamış kişiler için bu şartlar altında çalışan kişileri küçümsemek, pire için yorgan yakmak, ahlaksız garsonlar için tüm garsonluk mesleğini, şerefsiz birkaç taksici için tüm taksi esnafını ezmek zor olmasa gerek. Hasbro reklamı, içerdiği cinsel ahlaksızlıklardan ziyade öncelikle bu sebepten ötürü rezalet bir iştir ve bu sebepten ötürü daha doğmadan ölmeye mahkum bırakılmış bir reklamdır.. Tecavüzün meşrulaştırılması olayına ise hiç girmiyorum zaten, terbiyem müsaade etmiyor.

Reklamın iyisi kötüsü olur mu? Olur!

Genellikle reklamcı olmayan birçok insanın genel inanışı bu yöndedir. Reklamın iyisi ya da kötüsü olduğuna inanmayan, çok konuşuluyorsa başarılıdır şeklinde düşünen bu amatör zihniyetler, bu ve benzeri ahlaksız, etik yoksunu, kalitesiz, oriijinallikten uzak ve saçma işleri her daim başarılı bulurlar. Neden? Çünkü bizim bu işleri eleştiriyor olmamız bile bu işleri geniş kitlelere duyuruyor, sattırıyor, yayıyor olduğumuz anlamına gelir onlar için. Bu bakış açısı tamamen çürük, bozuk ve beş para etmez bir fikri altyapının ürünüdür.

Reklamınızın ‘estetiği” mi tartışılıyor yoksa ”etiği” mi?

İşte en kritik nokta budur. Ortaya koymuş olduğunuz iş üzerinden yapılan tartışmaların merkezinde etik değerler yer alıyorsa ise vay halinize. Artık milyonlarca insan sizin reklamınızı konuşsa bile fayda etmez. Gel gelelim, reklamınızın yapılış biçimi, kullanılan metinlerin kalitesi, ünlü ya da mekan seçimi, yönetmenliği vs. tartışılıyorsa ise buna estetik unsurlar üzerinden yapılan tartışma/övgü/yergi gözüyle bakabilir ve yolunuza devam edebilirsiniz.

Nitelik mi Nicelik mi? Bi bitmediler, bitmeyecekler….

Şöyle bir örnekle açıklayacağım size; Bildiğiniz üzere Vietnam denilen ajansvari bir grup tarafından Coca Cola’ya Özcan Deniz’li saçma salak bir reklam yapıldı. Bu iş o kadar çok konuşuldu o kadar çok tartışıldı ki trend topic olmakla kalmadı üstüne araştırmalar dahi yapıldı. Reklamı yazan ve aynı zamanda ilgili ajansın kreatif direktörü olan hanım gelip bizlere bizzat atarlandı, siz ne anlarsınız salaklar azarları çekti ve ortadan kayboldu.

Fakat bu reklamın sosyal medyadaki etkilerini ölçen bir araştırma (Somera tarafından yapılmıştır), niteliğin niceliğe ağır bastığını çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Reklam hakkında atılan 12.000‘e yakın tweet’in yalnızca %2’si olumlu, %48’i net bir şekilde olumsuz, %50’si ise nötr-negatif arasında yer alan yorumlardan oluşuyor. Elbette %2’lik olumlu yorum yapan kitlenin içinde bu işi yapan ajans çalışanlarının ve ailelerinin, Coca Cola çalışanlarının ve ailelerinin, bu filmi çeken kişilerin ve ailelerinin de olduğunu atlamamak gerekiyor. Evet, aramızda hala çok konuşuluyorsa başarılı diyen kişiler varsa sonsuza kadar sussun lütfen 🙂

Zaten sonuçları gerçekten markaya fayda sağlasaydı çuvalla para dökülen bu iş 2 ay gibi kısa bir sürede yayından kaldırılmaz ve uzun süreler bizlerin karşısında boy göstermeye devam ederdi değil mi? Medya planlaması hariç sadece ünlülere verilen parayı bile bir duysanız….

Aslında ‘çok konuşuluyorsa başarılıdır’ düşüncesi yavaş yavaş yok olmaya yüz tutan bir eğilim. Amerika’da ve Avrupa’da bu düşünce artık tamamen saçma bulunmakla birlikte, gelişmekte olan ve Türkiye gibi Ortadoğu’nun bağrında yer alan ülkelerde ise ”reklamımız hakkında şu kadar tweet atıldı, bu kadar mention yapıldı” gibi zeka yoksunu yaklaşımlar hala prim yapabilmekte.

Toparlamam gerekirse;

Ne kadar konuşulduğu değil, nasıl konuşulduğu önemlidir. Bir reklamcı ya da iletişimci, yaptığı işin hakkında çok konuşulmasını değil, ürettiği işlerin hakkında kendi düşlediği gibi konuşulmasını hedeflemelidir. Gerçek başarı budur.

*20 binden fazla insan yanılıyor olamaz, gönül rahatlığıyla takip edebilirsiniz efendim:

Sevgiler, saygılar.

Gerek bu yazının oluşmasında gerekse şuradaki imza kampanyasını başlatarak reklamın yayından kaldırılmasında büyük emeği olan sevgili Fatih‘e de çok teşekkür ederim.

Hasbro reklamıyla ilgili Ateş İlyas Başsoy‘un facebook’ta paylaştığı şu yazıyı da okumanızı tavsiye ediyorum: Tokat gibi bir yazı kaleme almış Ateş Bey: Tıklayınız

Salak Coca Cola reklamı hakkında daha detaylı bilgi almak için bu yazıya göz atabilirsiniz: Yazı

Mutluluk sizce hangi markaya aittir konusunu tartıştığımız bu yazı da ilginizi çekecektir: Yazı

Leave a Reply

3 comments

  1. Bahadır Siyez

    Aşırmak, sonrasında yaratıcı iş gibi satmak en güzel yapılan iştir bu sektörde…
    Cinsiyetçi işler yapmak, sonra bunu komik bulmak ve üstüne ödül almak da mümkündür.

  2. Selim

    Kimseyi savunduğumdan değil ama merak ettiğim için bir şey sormak istiyorum. Hasbro reklamında vestiyer görevlileri, garsonlar ve taksiciler topyekün meslek grubu olarak, yazıdaki tabirle eziliyor da Play Station reklamında aşçılık mesleği ezilmiyor mu?

    • Senior Stajyer

      @SELİM: Evet, doğrudur. Zaten Playstation işini doğru bir iş olduğu ya da beğendiğim için paylaşmadım. Playstation işini paylaşmamın sebebi, Hasbro işindeki fikrin ve stratejinin orijinal olmadığını göstermek. Yoksa iki işi de onaylamıyorum.

      Not: Neden Playstation işini eleştirmiyosun o da çirkin diyenler oluyor, cevaplayayım: Banane kardeşim, ben kendi ülkemde kendi insanıma sunulan işi eleştiririm. Gitsin o işi de, ilgili ülkedeki anonim hesaplar eleştirsin.