Son günlerin sosyal medyada dolaşan popüler konulardan biri de Koton’un Bu Benim Tarzım reklamları. Herkes bu reklamların ”çocuk istismarı” yaptığını söylese de durum bence bundan bir tık daha önemli. Kendimizi kandırmanın hiçbir anlamı yok; onlarca markanın yüzlerce reklamında, tonla çocuğun kullanıldığını ve bu çocuklar üzerinden iletişim ve pazarlama stratejilerinin oluşturulduğunu biliyor ve izliyoruz.

Reklamcılık denen bu illettin olmazsa olmazlarının başında nasıl seksistlik geliyorsa ‘çocuk kullanımı’ ve çocukluk kavramının taşıdığı o temiz duyguların istismarı da reklamcının üstüne (maalesef) vazifedir arkadaşlar. Reklam etiği denilen meret henüz dünyada bile kendine yaşam alanı bulamamış ve bu mesleği icra edenler tarafından tam olarak içselleştirilememiş bir olgu olarak karşımızdan dururken, sen Koton gibi bir markaya ve onun muhtemelen orta ölçekli ajansına; ”çocuk istismarı yapıyorsunuz” diyemezsin. Diyemezsin çünkü markanın da ajansın da kullanabilecek ne bir vizyonu ne de bir yaratıcılık kapasitesi vardır. Kaldı ki böyle bir vizyon olsa bile, bu vizyon ülkemizde anlık/aylık ya da yıllık getiriler/ciro beklentileri/pazarlama başarıları hedeflendiği için değerlendirilemez. Kısa ve orta vadede hype yapan ya da yaptığı düşünülen reklam kampanyalarının, bunun en güzel örneği Özcan Deniz’li Coca Cola reklamlarıdır, uzun vadede markaya verdiği zararlar daha güzel bir şekilde anlaşılacaktır.

Buradan yola çıkarak Koton’un bu saçma reklamlarına yönelik bulunabileceğim daha temelli ve çerçeveli bir eleştiri var aslında. Kimsenin çıkıp da –ya kardeşim sen hayırdır demediği– ya da benim henüz duymadığım bir eleştiri bu.

Kültür İstismarı ya da bunun adı her neyse! 

Bakın reklamın açılış karesi zaten her şeyi net bir şekilde anlatıyor: Televizyon külliyatının en saçma program formatı olan ”Bu Tarz Benim” yarışmasının kelimeleri yer değiştirilerek türetilmiş olan ”Bu Benim Tarzım” konsepti sunuluyor size.

Malumunuz bu konseptin, kitleler üzerindeki uyuşturucu etkisi ve televizyon temelli bir Atarax olduğu gerçeği tartışılmaz. Bu Tarz Benim konseptinin, bu ülkenin kültürüyle ve normlarıyla hiçbir şekilde bağdaşmadığı ve gündüz kuşaklarındaki reyting savaşlarının sonucunda türetilmiş olan saçma sapan bir program olduğu gibi sıradan ve sabit tespitlerle sizi sıkmayacağım.

Benim sıkıntım; reklamda gördüğümüz ve muhtemelen bu ülkenin geleceği konumunda olan bacak kadar veletlerin, saçma bir TV programına öykünerek ki reklamın konsepti bile neredeyse bu programla aynı (Bu Tarz Benim&Bu Benim Tarzım), ebeveynlerinin karşısına çıkıp kendilerini beğendirmeye çalışmaları… Podyumdaymış misali kendi tarzlarını jüri konumundaki ana ve babalarına pazarlayan bu bacaksızlara, TV ya da internet ortamında maruz kalarak etkilenen diğer bacaksızları bir düşünün. Bu pis zincirin içerisinde, herhangi bir reklam kuşağında Koton reklamına maruz kalan ve zaten beyaz yakalı ebeveynleri yüzünden kendi kültürel kimliğine yabancılaşmış/yabancılaşmaya yüz tutmuş bir sübyanın beyninde çakan şimşekleri hayal edin. En azından beni dehşete düşüren bir durum bu.

Evet kabul ediyorum, reklamcılığın bir amacı da öykündürmektedir. Persil denen markanın yıllarca yaptığı da bu değil miydi? Evlerinde bizleri büyütmek ve binbir zorluk içinde o evi döndürmek için saçını süpürge eden cefakar analarımızı; beyaz yakalı, topuklu, iş/plaza kadınına öykündürürek ve ‘‘senin olman gereken yer aslında burası” diyerek iletişim yapmadı mı Persil? Ev hanımlarına sunmuş olduğu o pembe dünyanın zaten ne kadar boş beleş bir dünya olduğunu siz zaten çok iyi biliyorsunuz. Her 5 beyaz yakalı kadından istisnasız 4’ü defolup gitmek istiyor o hayatlardan, plazalardan, toplantılardan, sunumlardan…

Hatta, Beykoz taraflarında; ”küçük bir kümesim olsa, 3-5 tavukla birlikte folluklardan topladığım sıcak yumurtaları çocuklarıma yedirirken ve annelik duygularımı dibine kadar yaşarken, kırdığı odunlardan sonra hafif terleyen kocamla sabahlara kadar huzurlu bir şekilde sevişsem” diyen pazarlama direktörü tanıyorum. Şaka değil gerçek bu.

Sözün özü,

RÖK (Reklam Özdenetim Kurulu) denilen bu kurum, bir reklamın yasaklanma kriterlerini belirlerken olaya bi de bu gözden bakmalı ve daha titiz davranmalı.

Ülke olarak; geçmişimizi, zihnimizi, belleğimizi, insanlığımızı ve tüm değerlerimizi neredeyse kaybetmek üzereyken buna gerçekten ihtiyacımız var.

Bir reklamcı olarak, ülkenin genelinde ve benliğinde yaşanan büyük yozlaşmadan, benim fikir beyan edebileceğim kısım burası.

Son olarak, reklamınızın ne kadar konuşulduğu değil hakkında ne konuşulduğu önemlidir. Kampanya sonrası yapılan ölçümlemeler umrumda değil. Ben niceliğe değil niteliğe bakarım.

Haydi selametle.

Leave a Reply