Ah O Ruhsar!

Ruhsar dizisi yayınlandığında ben çok küçüktüm. Cem Davran ile Hakan Gerçek, sahibi devrimci olan bir ajansta reklam yazarıydı. Devrimci adamdan reklam ajansı patronu ironisini anlamamıştım tabii o zaman. Yıllar sonra dedim adamlar güzel t.şşak geçmiş diye. Bu Cem’le Hakan inanılmaz eğleniyordu millet. Patronları içeri girip “Çalışın, çalışın!” dediği zaman da çalışıyormuş gibi yapıyorlardı. İşte beni o dizi yaktı! Ben de reklamcı olmak istiyorum dedim ve şu an 30 yaşında bir reklam yazarıyım. Sorsalar seviyor musun diye; “Ne yazarsam satar?” yerine “Ne yazarsam bir şeyler anlatabilmiş olurum?” üzerine kafa patlatmak isterdim. Gerçi belki beceremeyecektim fakat bunu kimse bilemez. Her türlü aksini iddia edebilirim şu an! Bu arada şu an yaptığım işi önemsemiyorum sanmasın kimse, aslında çok önemli, sadece benim ya da dışardaki herhangi bir insan için önemli değil sanki! Müşteri odaklayız vesselam… Aslında bir nevi oro*puyuz. Para karşılığında müşterilerimizi tatmin etmeye çalışıyoruz. Bazen ‘ulan bu kadar da oro*puluğun alemi yok!’ dediğim oluyor ama n’aparsın işte; kader mahkumuyuz.

Fena da reklamcı sayılmam aslında. İş bittikten sonra ‘Çok iyiydin!’ diyen müşterilerim oluyor. ‘Yine beklerim yakışıklı.’ diyesim geliyor işte o zaman. ‘Ne demek lan çok iyiydin! İyice zevk objeniz yaptınız bizi a.k!’ diyemeyeceğimi biliyorum çünkü. Resmen kabullendim durumu.

Sırf bu yüzden, ulan başka bir şeye yeteneğim olsaydı diye düşündüğüm zamanlar olmuştur. Ne biliyim bir enstrüman çalsam fena olmazdı, belki beceremeyecektim ama bunu da hiçbir zaman bilemeyiz çünkü hiç denemedim. Bunun da her türlü aksini iddia edebilirim şu an! Babam çok yalvarmıştır olum git şu gitar derslerine diye ama ben Demirçelik Spor’un altyapısına yazılmak için direttim. Babam da “Futbol ne lan?” dedi beni yüzmeye yazdırdı. “Benden çok iyi yüzücü olabilirdi abi!” diye iddia edemiyorum mesela şu an, çünkü denedim olmadı.

Yüzme hocası babama ‘Oğlunuzdan beklentilerimiz var.’ dedikten sonra bir daha hiç kafamı suya sokup yüzmedim. Hocam nefes alamıyorum öyle yapınca demeye başladım. O şekilde yüzenleri aşağıladığımdan değil ama o kafa dışarda da yüzümesin kimse bi’ zahmet. Neyse, o zaman anlamıştım işte; ben fazla sorumluluk sevmiyorum arkadaş. Sevene de büyük saygı duyuyorum, o ayrı.

Bu yüzden mi seçtim acaba reklam yazarlığını? Hiç bir sorumluluğu yok! Niye böyle yazdın derlerse çünkü bence öyle derim. Olmamış yavrum bu derlerse bir daha yazarım. Nasılsa seviyorum yazmayı. Para kazanmak için yazmak zorunda kalmasam daha çok severdim ama reklamcılıkta hiçbir rasyonelinin olmayışı daha büyük sıkıntı. Bir yandan da o olmayan rasyonel kurtarıyor kıçımı. Gerçi bir rasyonelimiz olsaydı, belki de kurtarılmaya ihtiyacım olmazdı, bilemedim… Bu arada çok itiraz eden arkadaşım oldu ‘bu işin rasyoneli nasıl olmaz, fakültesini niye bitirdin o zaman’ diye. Ben de onlara size hiç “İçime sinmedi.” diyen olmadı mı başgan, ne güzel ajans duruşunuz varmış olmadıysa, beni de aldırın lan oralara dedim. Aldıramadı tabii g.tler! Biliyorlar gelirsem orada da rasyonel olmadığını göreceğimi… Siz kimle dans ediyorsunuz oğlum!

Diyelim ki aldım sorumluluk, çalıştığın ajansı sen idare et dediler! Abi redaktör diye bir şey varmış, ben hiç görmedim, ondan bir tane istiyorum derim. Bir sorumluluk alan insana saygım var bir de redaktörlere. Ben bir tane baskı için boncuk boncuk terliyorum, millet sevgilisiyle derdini anlatırken arada “iş gönderdim olum baskıya, acaba bir şey çıkacak mı?” diyorum, redaktör dedikleri cesur yürekler bu işi sürekli yapıyor. Gelsin, çayını eksik etmem önünden yemin ederim, büyük insansın derim.

Hee! Tatmin ederken tatmin olduğum da oluyor. Müşteriye, ‘patrona söyleyeyim de senden para almasın’ diyesim geliyor öyle zamanlarda. İşin reklamcısı olmuşuz resmen. Reklamcının tövbesi de işi beğenilene kadar heralde. Bir tane konkur aldın mı senden mutlusu yoktur. İşte o an konkura katılan diğer ajansların önünde yengeç dansı yapasın gelir, gece ajanslarının önüne “Koyduk mu lan? yazmak istersin. Ya da ben öyleyim, bilemedim… İçimdeki çirkinlik dışıma yansıyordur belki. Allahtan özgüveni olmayan pısırık bir adamım da yapamıyorum hiçbirini.  Öyle de iki yüzlüğümdür; o ajanslardan bir yazar karşıma çıksın “abi bu işler fikirle olmaz, yaratıcılık işin satışında olmalı” derim.

Yalnız yanlış anlaşılmasın; iki yüzlü, çirkef, fırsatçı, cebinizdeki üç kuruşa göz dikmiş bir yazar olabilirim ama kimseye yedirmem reklamcılığı! Çünkü çoğunuz mesleğinizi icra ederken benden farklı değilsiniz. Bir tek oro*pular çok dürüst ve net emekçiler. Senden zevk almayacağım arkadaşım, bacaklarımı açarım sen de elinden geleni yaparsın der insanın yüzüne bakarken. Bu konuda benzemiyoruz ya onlara, bizden bir bok olmaz o yüzden.

Lan ne zaman ‘bir bok olmaz’ noktasına geldim yine. Yazımın sonuna gelirken şuraya bağlayacaktım; iyi ki ergenliğimin başlangıcına denk gelmiş de Hande Ataizi’nin bacaklarını görecem diye izlemişim Ruhsar’ı, seviyorum ben yazmayı. Tamam lan tamam! Seviyorum içimdeki oro*puyu da…

Yazar: Caner Ar

Leave a Reply

4 comments

  1. sinan

    Yazı da tam olarak kendimi buldum ,reklamcılıkla ilgili kavram karmaşası yaşıyorum ama sonunda bu işle gurur duyuyorum ayrıca çocukluk deneyimlerinize bakarak İskenderunlu olduğunuzu düşündüm.

  2. Uğur

    Konuyu benzetmelerle ifade ediş şekliniz hoştu. Sıkılmadan okudum, akıcıydı.
    Dikkatimi çeken şey şu oldu. Hiçbir ve hiç bir yazmışsınız. Gözden mi kaçtı?

  3. caner

    Teşekkür ederim Uğur. Gözümden kaçtığı için öyle, redaktörler bu yüzden bence büyük insan heralde.

  4. Hocam sen benim paralel evrendeki hayatım mısın? Hem bu yazınla hem de metrobüs yazınla ilgili konuşuyorum. Çünkü aynı şekilde reklam yazarlığı aşkım başladı ve aynı şekilde yol sorunları çektim. Şu an bayağı şaşkınım.