Yazarı Twitter’da:

Kıymetli halkımız,

Konumunuz: Türkiye’de İnsan Kaynaklarının Mevcut Durumu

Hadi çıkarın kemerlerinizi, kalkıyoruz! 🙂

Uzunçayır-Avcılar Metrobüsündeyiz: Nam-ı diğer 34AS

Yanılmıyorsam geçen haftaydı. Hava 16 yaşındaki bir ergen misali bohem, kararsız. Aynı Fatih Terimvari bir hava var üstümüzde, ne yapacağı meçhul. Taktiği maktiği yok yani. Kafasına göre. Gölgede -40, güneşte +30’ları yaşıyoruz. Yer yer yağmur, yer yer çöl. Uzunçayır metrobüsüne yürüyorum, şuurum kapalı ve neden yürüyorum inanın bilmiyorum aslında. Asya’da ikamet eden bir beyaz yakalının, öğleden sonra 15.00’te Avcılar’da nasıl bir toplantısı olabilir? Tamamen bunu sorgulayarak atıyorum adımlarımı.

Yıllardır metrobüs, otobüs, minibüs, 500T -ki bu farklı segment bir ulaşım aracıdır- deneyimlemiş bir profesyonel olarak günün en yoğun anlarında bile toplu taşıma aracında yer bulabilmek benim için hiç problem olmamıştır. Bunu biraz da yaratıcılık kaslarıma bağlıyorum, biliyorsunuz ki yaratıclık ”A noktasında B noktasına giden en kısa yolu bulmaktır”, duraktan koltuğa giden en kısa o yolu bir reklamcı bulmayacak da kim bulacak? Lütfen.

Arkadaşlar metrobüs gelir gelmez, şoförün sağ omuz çaprazında yer alan ve otobüslerde neden bu ebatta bir koltuk bulunduğu yıllardır İstanbul ahalisi tarafından hararetle tartışılan ve hakkında çeşitli rivayetler bulunan o 1,5 popoluk koltuğa oturarak bu yazıya konu olan yolcuğulumu başlattım.

Aynı esnada kulaklığımı taktım, dizimi önümdeki cama dayadım, Neşet Ertaş’lı ve Etta James’li favori playlist’imi açtım. Aylak aylak yıllardır yaptığım ve yaparken büyük zevk aldığım gözlemleme seanslarına da başladım tabii.

Ben bayağı bayağı öküzümdür mesela. Her şeyi en ufak ayrıntısına kadar inceler, bakar, görmeye çalışırım. Reklamlar, duraklar, insanlar, insanların giydiği kıyafetler, kaldırımlar, evler, arabalar, arabaların jantları, vurukları, ezikleri, insanların jestleri, mimikleri, bu insanların okuduğu kitaplar ve hatta okurken yüzlerinde beliren ifadeler, insanların hangi işi yaptığını tahmin etmeye çalıştığım saçma egzersizler… Saymakla bitmez. Bu sayede en uzun yolcuklar bile maksimum 5 dakika sürer benim için. Zamanı kafama göre bükerim, sıkılmam imkansız yani. Her ortamda, her araçta ve her mesafede keyifle yolculuk yapabilirim.

Yine böyle bir ortamdayım. Altunizade’ye yaklaştığımızda, her hallerinden İK’cı oldukları belli olan iki hanfendi belirdi durakta. İlk alandan yani ilk kapıdan binmek için sabırsızca bekledikleri o kadar belliydi ki otobüs yanaşır yanaşmaz aralarından minyon tipli olanı, kapı aralanmadan binmeye çalıştığı için alnını cama çarptı ve ufak çaplı bir kriz yaşanmaya başladı. Bakın ben cama çarptı yazıyorum ama aslında cama kafa attı!

Yaklaşık 5 dakika kadar şoförün suratına; onun hayatını riske attığını, aslında 5-10 metre kala kapıyı açsa bunların yaşanmayacağını (muhtemelen hareket halinde atlayamayı düşünüyordu), kapıyı açmadığı için kafasının davul gibi şiştiğini iddia eden bu hanfendi öyle bir şey söyledi ki ben o anda günün hediyesinin bu hanfendi olduğunu anlamıştım, işte içgörü işte hikaye işte malzeme…

Buz var mı diye sordu herkese arkadaşlar, buz var mı? Buz, 34 AS’te? Hani bazen bir reklam izliyor ve ”aynısını her gün bizzat yaşadığınızı” zannediyorsunuz ya, ha işte buralardan çıkıyor o reklamlar, plazalardan değil. (Bknz: İçgörü Nedir?)

Neyse, nefes almakta dahi zorlanan onlarca kişinin suratına bakarak ve gayet ciddi bir şekilde ”ya buz var mı acabaa” diye bağıran bu kişi biraz sonra sizin de kolayca anlayacağınız gibi ‘yurdum ik’cısıydı

Evet küçük piremses;

sen hareket halindeki otobüse kafa atarsın ve kafanı acıtırsın diye tüm İstanbul çantasında buzla geziyor, al sana buz!

demeyi çok isterdim ama oluşan kıkırdamalar ve yanındaki kişinin telkinleriyle birlikte bu hanım abla yanıma hunharca atlayarak beni cama doğru tek bir omuz hamlesiyle itiverdi.

Oturur oturmaz da az önce yaşanan onca tatava hiç yaşanmamış gibi bu sakil ikili tarafından efsane bir dedikodunun fitili ateşlendi ama ne dedikodu! Muhtemelen takılı olan kulaklığımın onlara verdiği rahatlıkla o kadar rahat konuşuyorlar ki size anlatamam. Yalnız kaçırdıkları en önemli nokta yanlarında oturanın bir Anadolu Çocuğu olduğu gerçeğiydi 🙂

”Sen, son sürat gelen Alman yapımı bir metrobüse kafa attığın anda ben playlist’imin pause düğmesine çoktan basmıştım hanım ablacığım. Yaaaa :D”

Devam ediyorum,

Ayakta duranın kıdemi hal ve hareketlerinden anladığım kadarıyla daha düşük, yanımda oturan canavar ise muhtemelen ya kıdemli ik’cı ya da insan kaynakları jargonunda yer alan şu meşhur HR Business Partner’lardan biri ya da Head Hunter falandır ya da öyle bir şeydir işte. İlk kurşun kıdemce yüksek olan bu piremses’ten geldi;

”Sabah 9’da görüşme mi yapılırmış? Daha insanın afyonu patlamadan ve makyajlarını tazelemeden aday mı karşılanırmış? Direktörleri de zaten hiçbir şeyden anlamıyormuş”

serzenişleriyle uzun yolculuğun keyifli ilk dakikalarına giriş yaptık.

Mesela benim mesaim 08.00’de başlıyor arkadaşlar. 07.45’te şirkete girer, 07.50’de bilgisayarımı açar, 07.55’te kahvemi alır ve çoğu zaman 8 gibi şirket içi ilk toplantıma girerim. Genellikle de bana ayrılan sürenin sonunda işlerimi yetiştirmiş olur ve evime giderim.

Bu hanfendiye göre 9 hatta 10 bile erken çalışmak için. Ne güzel dünya değil mi?

Her neyse,

Karşılıklı bu yakınma safhasını yine karşılıklı ”aynenlerle” süslüyorlar. Her 3 kelimeden biri ‘aynen‘. Neye, niçin aynen dedikleri muamma.

Aynen canım, aaaynen, tabii tabii aynen, bence de aynen, arada bir son harfleri yutup ”ayn ayn ayn” falan dediklerini hayal edin, işte tam da böyle bir zilletin içindeyim ve önümde 260 durak, 1 kıta var.

Duraklar durakları kovalıyor. Merter’e girmek üzereyiz.

Ben şok içinde bu ikiliye kulak kabartırken ayakta duranın cümlesiyle pasif dinleyiciden aktif dinleyici aşamasına da bir anda geçmiş bulundum.

Ayaktaki piremsesin dediğine göre;

  • Türkiye’de insan kaynakları falan yokmuş maalesef. (haddii canımmm)
  • Hatta ve hatta bu işi layıkıyla yapan insan sayısı bir elin beş parmağını da geçmezmiş? (ilk defa doğru konuşuyor)
  • Ki bu işin devlet eliyle düzeltilmesi ve standartlarının belirlenmesi gerekiyormuş? (yoook artık!)

E ne var bunda diyebilirsiniz haklı olarak. Asıl mevzu bunları söyleyen kişinin 20 saniye önce söylediklerinde yatıyor arkadaşlar, aynı kişi az önce; açtıkları bir pozisyon için cv havuzundan çoook çok uygun bir aday bulduğunu ve bu kişinin deneyimlerinin, eğitimlerinin işle mükemmel örtüştüğünü ama sırf fotoğrafsız bir cv hazırladığı için elemek zorunda kaldığını anlatan kişinin ta kendisi!

WTF? Şaka mı bu?

Sırf fotoğrafı yok diye iş arayışında olan bir insanın ekmeğiyle oynamak, hadi onu da geçtim aranılan pozisyona bu kadar uyan ve şirkete belki de büyük katkı sağlayacak birini eleyerek kurumun geleceğiyle oynayan bu kişiye siz olsanız ne derdiniz? Üstelik bu kişi Türkiye’deki ik’nın yetersizliğinden yakınıyor!

Buradan aldığı gazla coşan yanımdaki canavar ise şu cümleyi kurarak benim kulaklığı çıkarıp lafa girmeme sebebiyet verdi kıymetli arkadaşlarım, cümle aynen şu:

”Ya Melih’le yine kavgalıyız, (Melih sevgilisi ya da eşi herhalde) moralim çok bozuk, bu sabah görüşmeye gelen adayı 45 dakika geç aldım görüşmeye.”

Şoförün bile pür dikkat bizi dinlediği bu ortamda, Melih’e kızan bu hatun, dediğine göre o anki bet yüzüyle görüşme mörüşme yapamazmış. Bunu yapmak ise mesleğe saygısızlıkmış!

Ulan sanki TRT’ye çıkıp ulusa sesleneceksin be insan israfı! Sabahın köründe binbir zahmetle oraya gelen ve muhtemelen kahvaltı bile yapmamış o insan senin ergen motivasyonunun düzelmesini beklemek zorunda mı? Dişlerimi bir pense gibi sıktığımı hatırlıyorum o anlarda.

Evet, son kurşunu da beynime sıkmışlardı bu hareketle ve en yapılmaması gereken şeyi yaptım;

”Pardon, affınıza sığınarak bir şey sormak istiyorum” dedim. İkisi de bir anda iptal oldu, aynenler kesildi ve kısa süreli bir mindfuck eşliğinde bana döndüler;

”Çoğu ülkede fotoğraflı cv’nin yasak olduğunu biliyor musunuz, bunun sebebi sizce nedir? Hazır sizin gibi uzmanları yakalamışken merakımı gidermek isterim.”

şeklinde naif bir soru sordum.

Az önce ‘bir şey sormak istiyorum‘ dediğimde ‘sorabilirsiniz‘ demedikleri için bu sorumu cevaplamayacakmış hanfendiler, çok da umrumdaydı!

Kısa bir şaşkınlığın ardından dedikodu silsilesine devam eden ikilimiz; genel analizleri bırakıp artık ekip içi dedikodulara yelken açmaya başladılar. Akabinde ise çalıştıkları şirketteki pazarlama, satın alma, muhasebe gibi diğer departmanların aslında akşama kadar yattığını, en çok çalışan ekibin bütün gün boyunca ‘aday görüşmesi’ yapan insan kaynakları olduğunu, ‘konuyu ceo’ya çıkartsalar şirkette çoğu kişinin kovulacağını’ fakat yine de vicdanlı davranıp kimseyi ekmeğinden etmek istemediklerini aynenli cümlerle iç geçire geçire birbirlerine sıraladılar.

Evet, konuşmalarından anladığım kadarıyla kurumsal bir şirkette çalışan bu ikiliye göre şirketlerinde çalışan tek ekip insan kaynaklarıymış ki görüşme yapmaktan kafalarını kaşımaya vakit bulamıyorlarmış.

Birkaç durak sonra da indiler zaten.

Toparlamam gerekirse;

  • Balık baştan kokar ve maalesef ülkemizdeki işe alım süreçleri de bu tiplerin süzgecinden geçerek başlıyor. İyilerini ve işini gerçekten düzgün yapan ya da yapmaya çalışan insan kaynakları profesyonellerini bir kenara bırakıyor ve tenzih ederek yazıyorum; Piremsesin de dediği gibi Türkiye’de insan kaynakları yok arkadaşlar!
  • 3 farklı işim oldu. Yolun başındayım. Tecrübem de toplasanız çift haneli rakamlara ulaşmamıştır ama ilk işimi (stajları saymıyorum) bizzat çalışacağım kişiyle irtibat kurup talepkar olarak, sonraki iki işimi de aldığım iş teklifleriyle buldum.
  • Çevremde sırf bu saçma süreçlerden bıkarak bitap düşmüş onlarca kişi var.
  • 6. görüşmede red yiyen kişi tanıyorum. Bu yazıyı okursa muhtemelen o günleri tekrar hatırlayacak ve üzülecektir, şimdiden kendisinden de özür diliyorum. Bakın ilk görüşme (olumlu), ikinci görüşme (olumlu), kişilik testi (olumlu), İngilizce sınavı (olumlu), Assessment Center-Değerlendirme Merkezi Uygulaması (olumlu), sondan bir önceki görüşme (olumlu), son görüşme olduğu iddia edilen ve devamında teklif sürecine geçileceği belirtilen bir görüşme daha (olumlu) ama sürecin sonunda 30 saniyelik bir telefon görüşmesiyle olumsuz dönüldüğü için anti-depresan kullanmaya başladı bu kişi. Bunu yapan ise Türkiye’nin en büyük ilk 5 kurumundan biri ve bu kişinin ”abi ben kendimi geçtim, aileme nasıl söyleyeceğim, annem-babam benden daha çok umutlandı” diye ağladığını hatırlıyorum. ”Profesyonel yaşam böyle, abartma sen de” diyenleri duyar gibiyim. Kusura bakmayın, buna profesyonellik değil Allahsızlık, ahlaksızlık denir. Tüm bu sürece 6 tam gün yıllık iznini harcayan, maddi ve manevi olarak büyük fedakarlıklar yapan ve sürecin sonunda özel sektörden kopup akademisyenliğe yönelen bir kişiden bahsediyorum. 6 tam gün izin, minimum 3 ay görüşme süreci ve 30 saniyelik bir geri dönüş. Sebep? Şartlar öyle gerektirmiş!
  • Bana kızanlar olabilir ama dost acı söyler. Birilerinin bunları yazması, konuşması ve acımasızca eleştirmesi gerekiyor.
  • Son yapılan insan kaynakları zirvesine de bir iletişimci olarak bizzat katıldım ve orada yaratılan o sahte/pozitif balonu görme şansı yakaladım. Buraya katılanlar hallerinden o kadar memnun, o kadar sevgi kelebeğiydiler ki herkesin diline sakız olmuş bir kavramdan bahsediyorlardı; ”İşveren Markası – Employer Branding
  • Konferanslarda, zirvelerde salonları dolduran bu tiplerin; şirkette langırt oynatarak, milleti toplayıp pikniğe götürerek -ki bunu da hafta sonu yaparlar, iki kişinin doğum günü pastasını kesip Linkedin’e fotoğraf yüklemek suretiyle yarattıkları suni imajlardan bahsediyorum. Nispeten daha optimist çalışanları kullanıp kurdukları sözde spor/etkinlik kulüpleri üzerinden gerçekleştirilen türlü kıymetsiz faaliyetin, işveren markası iletişimi olduğunu zanneden bu tipler için bu gibi mesnetsiz faaliyetler önem arz etmektedir. Alın, tepe tepe kullanın bu ”employer branding” uzmanlarınızı!
  • Sürecin hiçbir yerine dahil edilmeyen iletişimciler yani bizler, bu gelişmeleri inanın hayretle izliyoruz.
  • İnsanları intihara sürükleyen, işe alım süreçlerinde, adaylara derin travmalar yaşatan yurdum insan kaynakları politikalarının ne zaman değişeceği ise meçhul.

Naçizane önermeler;

  • Neden gelen başvurular, cv’ler; istihdamın yapılacağı ilgili ekiplerin yöneticileri ve ik’cıların birlikte yaptığı çalışmayla elenmiyor/seçilmiyor? Değişmeli.
  • Neden ebesinin nikanında da olsa ilk görüşme hep fiziki olarak gerçekleştiriliyor, skype vb. araçlar kullanılmıyor? Zaten görüşeceği kişinin uzmanlığından zerre kadar anlamayan kişiler yapmıyor mu görüşmeleri? Değişmeli.
  • Neden pazarlamaya, satın almaya, üretime, arge’ye aday seçilirken ilk değerlendirmeyi bu disiplinlerden zerre kadar anlamayan, adayın anlattıklarına, verdiği bilgilere değil de oturuşuna, duruşuna, dişindeki simit tanesine dikkat eden kişiler yapıyor? Değişmeli.
  • Neden her cv’de fotoğraf olmak zorunda ve fotoğrafsız cv’ler değerlendirilmeye alınmayacaktır saçmalıkları devam ediyor? Değişmeli.

Uzatabiliriz bu listeyi, biliyorum. O gün o metrobüste tanık olduğum insanlar buzdağının yalnızca görünen yüzüydü. Onları kesinlikle suçlamıyor ya da yadırgamıyorum. Onlar sadece mevcut sistemin önemsiz ve kıymetsiz birer oyuncusu. Mesele ne fotoğraflı cv ne de bir adayın 45 dakika bekletilmesi aslında, mesele daha büyük.

Arkadaşlar,

Problem çok daha çetrefilli ve kapsamlı, farkındasınız değil mi? Biz böyle devam ettikçe bu ülkeden ne dünya markası çıkar ne de şirketine gönülden bağlı çalışanlar.

Sabırla okuduğunuz için teşekkürler,

Saygılar, sevgiler.

Senior Stajyer

*20 binden fazla insan yanılıyor olamaz, gönül rahatlığıyla takip edebilirsiniz efendim:

(Bu yazı 30.04.2017 tarihinde ilk defa Fikircok.net’te yayınlanmıştır. Kaynak gösterilerek her yerde paylaşılabilir ve kullanılabilir.)

 

Leave a Reply

3 comments

  1. Engin

    Eline sağlık üstad. Durum aynen böyle malesef. Ne babayiğitleri iş bilmez ikcılar sektörden soğuttu ah. Sonra da çıkıp “kaliteli eleman bulamıyoruz diye yakınırlar. Bunlarla yaşadıklarımı anlatsam herhalde temel fıkralarına konu olur. Bunlar bu ülkede değil, kendi hayal dünyalarında yaşıyorlar ve herkesi orda yaşıyor sanıyorlar. Tabi işini layıkıyla yapanları tenzih ederim ama bu zamana kadar muhatap olduklarım arasında kaliteli ikcı diyebileceğim çok az insan tanıdım. Malesef bu sektörde reklam sektörü gibi, önündeki sorunlara odaklanmak yerine önüne gelene ödül dağıtıp binlerce liralık içi boş programlar yaparak kasayı doldurma derdinde. Bu kafalarla işimiz çok zor.

  2. murdiyanos

    ya din kur pdşinden gelelim arkanda yürüyelim sinyıııır. sahte maille bizim ikcı bozuntularına gonderecegım bu yazıyı kalemıne aklına fıkrıne saglık be patron, le patronee! (alkıs emojısı)

  3. Sefae

    Bende bir anımı paylaşmak istiyorum açıkcası sizin yorumunuzu merak ettiğim için paylaşacağım. Bir yıl kadar önce bigumigu’da yayınlanan ismini hatırlayamadığım bir reklam ajansın ilanına başvurmuştum. Özgeçmişimi ve portfolyomu maile ekleyip gönderdim. Daha sonrasında kreatif direktör olduğunu söyleyen birisi bana geri dönüş yaptı. Cevaben şunları yazmıştı, iletişim ve reklamcılık sektöründe çalışan biri olarak maile “merhaba” demeden başladığınız için özgeçmişinizi değerlendirmeyeceğim, bundan sonra yapacağınız başvurularda buna dikkat ediniz iş hayatınızda başarılar… İnsanlık halidir unutmuş olabilirim, bir kreatif direktörün yaptığım işleri göz ardı edip beni bu maile göre kategorize edip değerlendirmesi çok garibime gitmişti..

    -1