Yaşanmış Bir Olay Üzerinden: Türkiye Reklam Ajanslarında Çalışmak

Dört yıldır mezuniyet hayali kuran ve neredeyse durmaksızın çalışan genç için beklenen gün gelir ve Türkiye’nin ovalık yerlerinden birinde üniversite okuyan gencimiz mezuniyetini alır.

Şans bu ya, üniversitesinin dönemi erken kapatmasından dolayı ajansların ilan yayınladığı tarihler ile mezuniyet tarihi denk gelmiştir. Gencimiz yaptığı ilan araştırmaları sonucunda birkaç yere başvuru yapar. Yaptığı başvurulardan pek çok olumsuz geri dönüş alan gencimiz “Artık tamam, bu iş olmayacak herhalde. Uzun bir süre boşta gezenler sınıfına dahil oluyoruz, hazırla kendini” diye düşünmeye başlamıştır.

En nihayetinde güzide ülkemin sektörde isim yapmamış üniversitelerinden birinden mezun olmuş ve bir önceki döneminden çoğu arkadaşı ya farklı sektörlere yönelmiş ya da halen iş bulamamıştır. Tamam şunu kabul edelim, iletişim fakültelerinin altında pek çok farklı sektörde iş yapmaya olanak tanınmaktadır. Fakat bu fakültenin tam bir tanımı bulunmamaktadır. Kaldı ki zaten bu fakülteden çıkan birisinin yapmak istediği işi -eğer çok spesifik değilse- genelde başka dallardan mezun olanlar yapmaktadır. Bu da bu ülkenin maalesef acımasız gerçeklerinden biridir. Bu yüzden şahsen bu fakülteyi bir ilinti fakültesi olarak tanımlıyorum. ( Şimdi yanlış anlaşılmayalım. İletişimciler hemen kızmasın. Ayrıca bir dipnot eklemeliyim ki, bu fakültede işini çok iyi yapan ve size kapısını hiç kapatmayan hocalar vardır. Yani bu sorunu hocalara veya üniversitenin isim yapmamış olmasına bağlamayalım. Ama tabii bu üniversitenin ve gerçekten çok iyi hocaların ismini vermeyeceğim. 🙂 (Sadece dediklerimden emin olabilirsiniz. )

Gencimiz bu olumsuz düşüncelere kapılmış giderken, beklemediği bir anda ekranına bir mail düşer. Haftanın ortasında gelen bu mail, gencimizi haftanın son gününe görüşmeye çağırmaktadır. Bu mailin kaynağı ise, Türkiye’nin deniz kenarında konumlanan bir kentidir. Zamanında bir şarkıda geçen “Denizleri aşta gel” sözünü tam karşılamasa da gencimiz pürtelaş bir halde eşyalarını toplayarak, kara yollarını aşarak varacağı uzun bir yolculuğa hazırlanır. Normal koşullarda daha ileri bir tarihte ailesinin yanına dönmeyi planlamaktadır. Bu mail ile birlikte yolculuğa başlar. Doğal olarak kafasında bin bir tane güzel düşünce vardır ve yolculuk boyunca pek çok farklı hayal kurar. Ortalama 18 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra kente giriş yapan genç, çağrıldığı saati bekler ve görüşmeye gider.

Olayın iç yüzü burada başlamaktadır.

Tam bir WTF durumu ile karşılaşılır. Toplantı saati gelir ve klasik bir karşılamadan sonra gencimiz ajanstaki bir odaya alınır. Görüşeceği ilgili kişi( fakat siz burada kişi tanımını olumsuz yönde algılayın.) odaya gelir ve görüşme başlar. Deyim yerindeyse kızılca kıyamet burada kopacaktır. Görüşme esnasında bu kişi! gencimizin bilgilerini ilk defa ekranında açarak konuşmaya başlar. Meğer, görüşmeye çağıran ile gencimizin görüştüğü kişi farklıdır. Bu bir nebze de olsa kabul edilebilir bir durum diyemeyiz ya, hadi öyle diyelim. İşin saçma ve aptalca tarafı bu kişinin gencimiz hakkında herhangi bir bilgisi yoktur. Yani, hem bu kişi çağırana “Kim geliyor” diye sormamış hem de çağıran bu kişiye genç ile ilgili bir bilgi vermemiştir. Burada olay kızışmaya başlar. Bu kişi! hani derler ya burnundan kıl aldırmaz diye, aynı o şekilde yeni mezun gencimizi aşağılamaya kalkar. Hayır nedir yani, sen kimsin? Demezler mi adama “Çok biliyorsan eleman alma, kendin yap.” diye. Neyse, dakika bir gol bir derler ya, işte o vaziyette ilk anda olayı çözen gencimiz için artık -sınırlı seviye- vurdum duymazlık başlamıştır. Bu vaziyetlerin hayra alamet olmadığını anlayan gencimiz için artık umursamama modu aktifleşmiştir. Konuşmanın bir yerinde kendince esprili bir şekilde söylediği “ Deneyimsiz birini çağırmazlar, senin torpilin var galiba?” şeklindeki sorusu gencimizde iplerin kopmasına neden olur. Her ne kadar aklından “Şu anda yok ama sen neden olmayasın?” demek geçtiyse de bunu yapmamıştır. Keşke yapsaydı, daha iyi olurdu.( Bu arada bir not eklemeliyim. Türkiye’de artık “REFERANS” deniliyor. Zaten hepiniz biliyorsunuz. Ayrıca artık pek çok şirket tarafından saçma bir şekilde yapılan stajlar deneyim olarak kabul edilmiyor. Burasını başka bir zaman ve şekilde tartışalım. )

Gencimizin sinirlenmesine sebep olan bu cümlenin arkasında yer alan faktör şudur. Gencimiz başvuru mailinde özellikle yeni mezun olduğunu belirtmiştir ve doğal olarak bu kadar saçmalığa katlanamaz. Zaten bilmem kaç kilometre yol aşmış ve gelmiş, bu neyin kafası? Gencimiz de çizgisini bozmadan ton değiştirerek konuşmaya başlar ve saçma geçen bir konuşmanın sonunda gencimiz ayrılır. ( Tabii ki tahmin edersiniz ne kadar çok argo kelime kullanmıştır. Bununla ilgili şöyle diyebilirim, emin olun hafızanızdaki bütün kelimeleri kullanmıştır, fakat kendi içinden. )

Gencimiz şuan Türkiye’nin başka bir kentinde Jr. olarak çalışmaya başlamıştır.

Bu bilgiyi de aktardıktan sonra gelelim neticeye. Bunları anlatırken bir ara duyduğum ve çok güldüğüm bir kavram vardı. “Deneyimli Stajyerlik” kavramı. Şimdi size soruyorum. Stajyer dediğiniz, bir işi öğrenmek için iş yerinde çalışmaya başlayan değil midir? Bu neyin deneyimi ve neyin kafası? Büyük bir ihtimalle bu kavramı söyleyenler bu kişi! İle aynı görüşlere sahipler. En azından bana öyle geliyor.

Biz insanlar sosyal varlıklarız ve reklamlar içinde yer aldığımız ekiplerce bizler için yapılıyor. Yani bir kolektif süreç geçiyor. Böyle burun üstü bakmayla, insan gibi yaklaşmayınca sen o adamdan ne kreatiflik bekliyorsun? Dilerim herkese de bu şekilde yaklaşmıyordur. Reklam sektörü saçmalamaya imkan tanıyan bir sektör. Pek çok yerde karşılaştım. En yaratıcı fikirler başta çok saçma gelirmiş. Espri, neşe yerine gergin bir ortamda ne kadar saçmalarsınız? Burun üstü bakmayla sosyal tatmin sağlanmaz. Bu işin maddi boyutundan çok sosyal tatmini önemli.

Şunu kabul ederim. Hiç kimse hiçbir zaman mükemmel değildir. Çünkü mükemmellik kişisel bir kavramdır. Yaptığınız şey herkes tarafından beğenilmek zorunda değil. Ya da gerçekten acemi ve verilen işi yapamıyor olabilirsiniz. Bunlar hayatta karşılaşılacak şeyler. O zaman olağan bir şekilde mümkün olduğunca kimseyi kırmadan ayrılırsınız çalıştığınız yerden. Hayatın akışı içerisinde olabilecek şeylerdir. Ama hem siz hem de arkadaşlarınız ve patronunuz size karşı bu şekilde değil, insan olduğunuzu unutmadan bakmalısınız. Diğer bir deyişle burun üstü değil, tabiri yerindeyse adam gibi davranmalısınız. Hiç kimsenin bu şekilde bir yere varabileceğine inanmıyorum.

Unutmayın, herkes değerlidir. Herkes sadece “insan” olduğu için değerlidir. Geri kalan her şey değişir. Unvanlar, yaptığınız işler, pozisyonlar değişkendir. Ve herkesin içinde bir yetenek, bir cevher vardır. Mesele zaten onu görüp çıkartmakta. Bu kişi! önemli birini kaybetti ama gencimiz gerçekten önemli ve iyi insanlar kazandı. Değerinizi bilmeyenlerle iş yapmayın ve ne olursa olsun, kendinizi küçük görmeyin.

Kesişim noktalarına çok değer veririm. Dilerim hayatınızda hep sizi daha iyi yerlere taşıyacak insanlarla yolunuz kesişir.

Çok mu Mandıra Filozofu’na bağladık? 🙂

Leave a Reply

1 comment

  1. Selamlar Oktay, ” okursan öğrenirsin, yazarsan senin olur.” diye güzel bir söz duymuştum, yazmak insanın kendisine ayna tutmasına da yardımcı oluyor. Yazılarının devamını dilerim. Konuyla ilgili ise; her durum bir tecrübe daha katar bizlere, kişi yeterki amacını bulmuş olsun ve değerlerini korusun, gerisi kendiliğinden geliyor. Selamlar.